Resim sanatı, Osmanlı kültüründe minyatürler olarak ortaya çıkmıştır. Tarihimizde de önemli yeri olan minyatür sanatı yıllar içerisinde gelişerek resim sanatını oluşturmuştur.
Sanatçı kişiliği ile tanınan III. Selim’in saltanat dönemi, Osmanlının kendini yenileme ihtiyacının bir arayışa ve uygulamaya dönüşmeye başladığı ilk dönem kabul edilebilir. Bu dönemde pek çok sanatçı, eski dönemlerle kıyaslanmayacak birçoklukta Osmanlı topraklarına gelmeye başlamıştır. Bunlar arasında Melling, Hilair, Allom, Bartlett, Antoine de Favray, van Mour gibi sanatçılar İstanbul’un başlıca mesire yerlerini resimlemek amacıyla çalışmalar yapmışlar ve Boğaziçi Ressamları olarak isim yapmışlardır. Bunlar arasından Melling, Danimarka elçisinin aracılığıyla dönemin padişahı III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan’ın hizmetine girmiş, 20 yıl boyunca İstanbul’da kalarak pek çok eser vermiştir.
19. yüzyıla gelindiğinde, geçmiş yüzyılda başlamış olan batılılaşma hareketlerinin doğal sonucu olarak Fransız ve barok – rokoko etkileri görülmektedir. Bu dönemde duvar resmi olarak çeşitli şehir manzaraları, peyzajlar ve dekoratif kompozisyonlar oldukça yaygın resmedilmişlerdir.

III. Selim döneminin yenileşme hareketlerinin resim sanatını kökten etkileyen ön önemli hamlesi Mühendishane-i Berri Hümayun’dur. Yeni teknik ve bilgilerle eğitilmiş uzman personel yetiştirmek amacıyla kurulan bir okul olan Mühendishane-i Berri Hümayun 1793-94 yıllarında eğitime başlamıştır. Daha çok askeri amaçlarla resim teknikleri öğretilmekle beraber, bu örnek daha sonra Harbiye ve diğer askeri okullarda da uygulanmıştır. (Tıbbiye/1827, Harbiye/1834). Bu okullarda yetişmiş asker ressamlar olan Ferik İbrahim Paşa, Ferik Tevfik Paşa ve Hüsnü Yusuf gerçek anlamda resim sanatını ilk uygulayan ressamlardandır. Bu sanatçıların tarz olarak belirgin bir tarzlarının olmadığını da eklemek gerekir, ancak temel teşkil etmesi açısından oldukça önem taşırlar. II. Mahmut (1808- 1839) ve Abdülmecit (1839- 1861) gibi sanatsever ve yenilikçi padişahlar, bu sanatçıları destekleyerek, gelecek sanatçı kuşaklara da zemin hazırlamışlardır.

Bu kuşak Türk resim sanatının başlangıcı kabul edilen üç büyük sanatçı ile anılır: Osman Hamdi Bey(d.1842), Şeker Ahmet Paşa (d.1841) ve Süleyman Seyyid (d.1842).Türkiye’de sanatın genel altyapısı üzerine büyük etkileri olmuştur. Askeri eğitim almış olmalarına karşın, sivil değerleri geliştirme amacıyla Avrupa’da eğitimlerini sürdürme olanağına sahip olmuşlardır. Kendisi de resim meraklısı olan ve hatta resim yapan Sultan Abdülaziz, bu sanatçıların eğitimini ve dolayısıyla Türk resim sanatının gelişim çizgisini destekleyen en önemli şahsiyet olarak anılır. Hatta eğitimleri sürmekteyken Paris’te Mekteb-i Osmanî’yi ziyaret eden padişah, Şeker Ahmet Paşa’yı bazı resimler seçerek satın almak konusunda bizzat görevlendirmiştir.

1857’de babası tarafından hukuk eğitimi almak üzere Paris’e yollanan ancak burada resme ilgi duyarak Boulanger ve Gerome’un atölyelerinde çalışan Osman Hamdi de bu ortamda yetişmiştir.
Bu sanatçılar 1870 yıllarının başında ülkeye geri dönmüşlerdir. Klasik/ akademik tarzdaki resimlerinde manzara, natürmort ve ilk olarak figür resmine yer vermişlerdir. Şeker Ahmet manzara, Süleyman Seyyid natürmort ve Osman Hamdi figür resmi konusuna ağırlık vermişlerdir. Onların sanatsal üretimlerinin önemi tartışılamaz ancak gerçekleştirdikleri faaliyetler ve geleceğe dönük çabalar apayrı bir önem taşır.
Şeker Ahmet Paşa, 1873 yılında İstanbul’da, Türkiye’deki ilk resim sergisini düzenlemiştir. Bunu, 1875’deki ikinci bir sergi izler. Aslen, daha önce münferit sergi etkinlikleri olmamış değildir ancak, Şeker Ahmet Paşa’nın sergi etkinlikleri kurumsallaşma eğiliminde olan çalışmalar olarak iz bırakmışlardır. 1900’de Pera’da açtığı kişisel serginin ardından 1901-3 yılları arasında İstanbul Sergileri’nin düzenlenmesine de öncülük etmiştir.

Osman Hamdi Bey ise; diğer iki sanatçı gibi asker kökenli değildir. Resimlerinde diğerleri kadar ileri dönük bir altyapıya da sahip değildir. Ancak Türk resim sanatının gelişim çizgisinde büyük önem taşıyan figüratif yaklaşımı resimlerinde sergilemiştir. Kompozisyonlarında, doğu kültürünün altyapısını oluşturan değerleri sürekli işlemiş, üretici, tartışan ve düşünen figürleriyle Batı’ya Osmanlıyı anlatmaya çalışarak, felsefi bir altyapıyı izlemiştir. Bu tarz bazı sanat tarihçileri tarafından, Oryantalist akıma verilen bir cevap ve doğu – batı sentezi için sanatsal bir önerme olarak kabul edilmektedir.

Osman Hamdi Bey’in sivil bir isim olarak Türk resim sanatına kattıkları sadece eserleri değildir. Sayısız sanatçı yetiştirmiş ve hala yetiştirmekte olan Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi (Mimar Sinan Üniversitesi) onun projesi olarak kurulmuş (1883) ve yıllarca kendisinin müdürlüğü altında yönetilmiştir. İstanbul Arkeoloji Müzesi ise dünya çapında bir kurum olarak gene onun Türk sanat ve arkeoloji bilimine mirasıdır.

Abdülmecit ve Abdülaziz, bu gelecek vadeden kuşağa verdikleri desteğin yanı sıra, yabancı ressamlara da büyük ilgi gösteriyorlardı. Bu yabancı ressamların Türk resminin gelişimine sağladıkları katkı üslup olarak değilse bile resme olan ilginin gelişimi kapsamında dikkate değerdir. Bu ressamları çeken, Osmanlı sarayının ve aristokrasisinin kültürel kabuk değişimiyle bağlantılı olarak resme duydukları canlı ilginin yanı sıra, Avrupa’da moda olan ve geniş bir piyasası bulunan Oryantalist resim konusunda kendilerini ispatlamaktı.

Bunlar arasında bazıları İstanbul’a olan tutkuları veya Türk resmine sağladıkları katkılarla diğerlerinden ayrılırlar. Amedeo Preziosi (1816- 1882) ve Leonardo de Mango (1843- 1930) İstanbul’a yerleşip hayatlarının sonuna kadar bu kentte yaşamışlardır. Aivazovsky (1817- 1900), resimlerinde büyük bir tutkuyla sevdiği İstanbul’u defalarca kez ele almış, şehre birçok kez gelmiştir. Guillemet (1827- 1878), 1874 yılında İstanbul’da bir özel desen ve resim akademisi kurması ile önem kazanır. İtalyan ressam Zonaro (1854- 1929), İstanbul’da çok sayıda resim üretmiştir.

İlk kuşağın olgunluk dönemlerine rastlayan çıkışlarıyla ikinci kuşaktan Halil Paşa (1857-1939) ve Hoca Ali Rıza (1864-1930) dikkat çeken isimlerdir. Onların üslubunu sürdürerek kısmen geliştirdikleri söylenebilir. 1880 – 1888 yılları arasında Paris’te bulunan Halil Paşa, izlenimci akımın filizlerinden etkilenmiş ve manzara ve portre türünde harika eserler vermiştir. Almış olduğu klasik/akademik eğitime izlenimci nüvesini de katarak özgün bir birleşim sergiler.

Hoca Ali Rıza ise, büyük doğa sevgisini katarak resmettiği İstanbul tuvalleriyle kendisinden sonraki sanatçı kuşağını derinden etkilemiş bir isimdir. Özellikle karakalem eskizlerinde belirgin olan güçlü deseni ile kendine özgü tarzı sonraki dönemlerde takipçiler bulmuştur. Aynı dönem ressamları arasında öne çıkan şu isimler sayılabilir: Hüzeyin Zekai Paşa (1860- 1919), Ahmet Ziya Akbulut (1869- 1938), Ömer Adil (1868- 1928), Osman Asaf (1869- 1935).

Meşrutiyet’in ilanıyla yeni bir girişimcilik ruhu ortaya çıkmıştır. 1880’li yılların başlarında doğan bir grup genç ressam Osmanlı Ressamlar Cemiyeti adıyla dernekleşmişler ve bu ruhun sanatsal yansımasını tarihe geçirmişlerdir.

Mehmet Ruhi Arel’in Şehzadebaşı’ndaki evinde yapılan toplantılarda kuruluşu planlanan dernek üyeleri arasında; Mehmet Ruhi Arel, Sami Yetik, Hikmet Onat, İbrahim Çallı, (sonradan katılan) Nazmi Ziya, Avni Lifij, Mehmet Ali Laga, Feyhaman Duran, Vecihi Bereketoğlu, Namık İsmail, Celal Esat Arseven, Mihri Müşfik ve Müfide Kadri gibi isimler bulunmaktadır. Bu isimlerin Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi mezunları olmaları nedeniyle, Türk resim sanatı tarihinde önemli bir olay olan bu kuruluşun mimarını Osman Hamdi Bey olarak da kabul edebiliriz. Hoca Ali Rıza, Ahmet Ziya Akbulut, Şevket Dağ, Osman Asaf ve cemiyete büyük destek sağlayan Şehzade Abdülmecit gibi yaşça daha büyük olan ressamlar da, bu gençlerin arasında yer almışlardır. Bununla beraber, cemiyetin etkinliklerinin odağını, sonradan 14 Kuşağı olarak tanınacak olan genç sanatçılar oluşturmaktadır. Cemiyet, 1929’da Güzel Sanatlar Birliği adıyla faaliyetini sürdürmüş, Cumhuriyetin ilk dönemlerine kadar etkin olmuştur.

Genel kültür bakımından da kendini yetiştirmiş olan Osman Hamdi Bey, bugünkü Güzel Sanatlar Akademi’sinin de kurucusudur. Güzel Sanatlar Akademi’sinden ve diğer okullardan yetişen değerli ressamlarımız, çağımıza kadar süregelen resim sanatı akımlarını toplumumuza aktarma çabası içindedir. Bunlardan Nazmi Ziya Güran (1881–1937) empresyonizm ilkelerini en yakın şekilde ülkemize getirmiş, Sami Yetik (1876–1945) milli harp sahneleriyle ün salmış, İbrahim Çallı’da (1882–1960) Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin sanat kurucularından olup uzun süre Güzel Sanatlar Akademisi’nde görevler almıştır. Namık İsmail (1890–1935), Ruhi (1883–1931), Avni Lifij (1889–1927), Ali Sami Boyar (1880–1967)- Şevket Dağ (1876–1944), Feyhaman Duran (1886–1970), Hikmet Onat da (1885–1977), 1950 sonrası dönemde Nuri İyem( 1915), Neşet Günal (1923), Orhan Peker (1927–1978), Adnan Çoker (1928), Neşe Erdok (1940), ülkemizin önemli resim sanatı ustalarındandır.